Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Bûsegâh-ı ilâhi

Yedi kat gök, dünya ve onların içinde olan herkes Allah’ı takdis ve tenzih eder. Hatta hiçbir şey yoktur ki O’na hamd ile tenzih etmesin. Ne var ki siz onların bu tenzih ve takdislerini iyi anlayamazsınız. Bunca azametiyle beraber, kullarının gaflet ve cürümlerine karşı, O, halimdir, gafurdur (çok müsamahalıdır, affedicidir). [İsrâ, 44]

Dağların taşların bile görür gözleri işitir kulakları vardır. [Hz. Pir Mevlânâ]

Ey akıl; kanatlarını aç ta yeryüzü ağır bir depremle sarsılınca sûresini oku. O zaman her şeyin nasıl canlı olduğunu anlarsın! [Mesnevî-i mânevî]

Kâinatta cansız olan bir tek varlık dahi mevcut değildir. O, nedenle de özellikle Mevlevîler ellerine aldıkları veya dokundukları her şeyle çok zarif bir şekilde görüşürler, yâni öpüşürler. Bu eşyanın hakikatına vâkıf olmanın getirdiği bir davranış biçimidir. Çeşitli vesilelerle her zaman Allah’a şükür, cümle yaratılmışlara da teşekkür mânâsını taşır. Evrendeki cümle varlığa karşı duyarlı, hassas ve dâimî teşekkür içersinde yaşamak genellikle Mevlevîlere özgün bir düşünce olarak kabul edilmiştir. Halbuki bu durum temelini Kur-an ve Hâdis-i şerîflerden alan çok köklü islâmi bir ahlâk özelliğidir. Fakat eşyanın hakikatına bu denli dikkat ve hassasiyet gösteren sadece Mevlevîler olduğu için, halk arasında Mevlevî adab ve erkânı olarak kabul görmüştür.

Pek değerli şair ve yazarımız, Arif Nihat Asya aynı zamanda çok samîmî bir Mevlevî muhibbîdir. 1964 yılında, Türk Yurdu Dergisinde yayımlanan bir makâlesinde dile getirdiği, engin lahuti bir mânâ, eşsiz bir remz-i hakikat bulunan sözlerini paylaşmak dileriz.

“El öpmek, kitap öpmek; giyecekleri, eşyayı, bir hediyeyi öpmek; yer öpmek, kapı eşiğini öpmek, dokundukları her şeyi öpmek, Mevlevîlerden bâzılarının ömrü, âdeta, eşyayı öpmekle geçerdi. El öpmek ise tek taraflı olmazdı.

İki el, dudakların değebileceği yükseklikte toka edercesine kavuşarak yumulur; başlar birbirlerine yer verecek şekilde yana eğilir; karşılaşanlar birbirlerinin elini, başparmağından, aynı anda öperlerdi.

Dudakların seyyalesi, rûhların telepatisi, eller vasıtasıyla buluşurdu… Başların da yakınlaşması mânâlıydı.

Mevlevîlerde eli öpüp sonra alna götürmek yoktu, karşılıklı el öpmeler, eşitlik ifadesiydi, bir tarafa büyüklük, öbür tarafa küçüklük akla gelmezdi.

Şeyhin nev niyâz (Mevlevî namzedi) ile ilk tanışmasında bile hâl böyleydi. Âyinde semâ’a başlayacak derviş tarafından eli öpülen şeyh de, dervişin sikkesini öperdi.

Kısacası Mevlevîlikte insan, kendisinin tek taraflı eli öpülecek bir büyük olduğunu reddeder, karşısındakini de eli öpülecek değerli bir kimse olarak kabul ederdi.

Bu, (Bana ucb “gurur” verme yâ Rabbî!) duâsına uygun bir davranıştı.

Bu akşam da Konya’da birbirlerinin elini böyle öpenler olacak. 

Mevlevîlerin, zaman zaman, tennûreyi, deste gülü, sikkeyi, hırkayı giyerken, çıkarırken öpmeleri görülmüş şeylerdendi, görülecek şeydi.

Kendilerine hakkı, emeği geçen eşyaya teşekkür ederek onları bûseyle taltif ederler, bir dereceye kadar ödeşirlerdi, demek ki, Mevleviler her şeyi canlı ve duygulu bilirlerdi. Böylece dudaklara yalnız yeme içme ve konuşma uzvu olmadıklarını, en asil şekliyle, en çok hatırlatan sadece Mevlevîlerdi.

Hilkatle, yeryüzündeki kader ortaklarıyla sevişerek bir aşk hayatı yaşarlardı.

Bugün de (Mevlânâ) veya (Mesnevî) derken can-u gönülden söyleyenin üst dudağı alt dudağıyla öpüşür. Hilkatin hârikalarını, güzelliklerini, can-u gönülden seyredenin göz kapakları ve kirpikleri, her hareketinde, adetâ, Cenâb-ı Hakk’ın tecellilerine takdis edici buseler gönderir.

Mevleviler (Ney çalmak) demezler, (ney üflemek) tabirini kullanırlardı. Zaten ney üflemek de neyi öpmek, onunla dudak dudağa gelip uzun müddet öyle kalmaktı.

Secdeye benzeyen alnın değil, dudakların yere değmesiyle ondan ayrılan yer öpme meşhurdu.

Esasen kalkarken otururken seccadeyi, kilimi, halıyı, hasırı öpmekte eşyanın öpülmesiyle yerin öpülmesi birleşirdi.

(Ben) demek, benlik iddiası olduğundan, onun yerine (fakir) diyen Mevleviler, oturdukları yeri, bazen bir dostun karşısında, bazen da sadece yer olduğu için öperlerdi ki, bu da vücudun, kendi diliyle, (ben) yerine (fakir) demesiydi.

Dün, kendisinden yaratıldıkları; yarın, koynuna uzanacakları toprak, öpülmeye, minnete teşekküre her şeyden daha çok lâyıktı.

Besleyen, büyüten, buna karşılık da ayaklar altında çiğnenen toprağa teşekkür etmek, topraktan af dileyerek onun gönlünü almak, güzel bir şeydi. Koğulmuşlara, atılmışlara, sürülmüşlere, büyük asıldan kopmuşlara, toprak olmasa, üveyliğini hatırına bile getirmeden, kim kucak açar, garipleri kim bağrına basardı?

Mevleviler, toprağı öperken dahi yanak ve dudak öpmenin zevkini duyar; hem dünyayı, hem vatan toprağını yanağından öpmüş, belki de her ikisiyle öpüşmüş olurlardı. “

Makalede belirtildiği gibi Mevlevîler otururken, kalkarken yerle görüşürler, yâni öperler, bunun çok önemli sebeplerinden biride: İçerisinde bulunduğumuz hâl ve ortamdan dolayı, Cenâb-ı Hakk’a şükür, bizi başının üstünde taşıyan zemine, mekana, içersinde bulunan eşyaya da teşekkür etmektir. Peygamber efendimiz hadis-i şeriflerinde: “Ben bir kulumu sevdim mi; artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı konuştuğu dili olurum.” “Allah ile oturmak isteyen, Allah dostlarıyla otursun” diye buyurmuştur. Her hangi bir Allah dostuyla aynı mekanda cemâl cemâle oturmayı, onun söz ve sohbetinde bulunmayı, Cenâb-ı Hakk bir kuluna nasip ederse, gerçektende hemen Cenâb-ı Allah’a şükür, bizleri başının üstünde taşıyan mekana da teşekkür etmek gerekir. O nedenle ki, Mevlevîler yukarıda arz edildiği üzere bulundukları mekana çeşitli vesileler nedeniyle niyâz ederek (öperek) oturur veya kalkarlar. Kapı eşiğine basmazlar çünkü; kapı eşiği de sıradan bir yer değildir her zaman öpülmeye layıktır. Hz. Ali, Hz. Yunus Makamıdır. Bunu bilenler asla eşiğe basmazlar. Giydikleri elbiseyle niyâzlaşmadan eşref-i mahlûkat olarak yaratılan bedene geçirmezler, çıkarırken de kendilerini hizmet eden, ayıplarını setreyleyen o giysiye bir buseyle teşekkür etmeden çıkarıp bir kenara bırakmazlar.

Yastık ve yorganlarına dahi niyâz edip görüşürler, çünkü bütün gece kendilerini sarıp sarmalamış soğuktan korumuştur. Elbette onlara küçükte olsa bir teşekkür etmemek nankörlük olur. Yemek yiyeceği kaşık ve çatalıyla, su içeceği bardakla, okuyacağı kitapla görüşmek çok alışılmış, oldukça doğal bir davranıştır.

Elbette bunlar hayatın her karesi içerisinde çoğaltılabilir, fakat tüm bu davranışlardaki asıl gaye ve amaç; kâinattaki her şeyin canlı olup, gören, duyan, bilen olmasından kaynaklanır. “Yâ Rabbi bana eşyanın hakikatını olduğunu göster” diye buyuran; Peygamber Efendimizin yolundan gitmenin, izi, nişânı, sayılır. Eşyaya saygı ve sevgi Mevlevîliğin temel düsturlarından biridir. Elbette bu yaşam biçimi kendini Mevlevî zanneden herkes için geçerli değil. Buradaki hassasiyeti, inceliği anlayabilmek, gerçek mânâda yaşayabilmek için, dil değil hâl Mevlevî’si olmak gerekmektedir.

Ümmî Sinân

Âlim-i ümmî-iştihâr ve fâzıl-ı fezâil-şiâr ve kâmil-i füyûzât-âsâr şeyh-i pir ü civan
Hazret-i Yusuf Ümmî Sinân ibni İbrahim medfûn fî Elmalı [v.1657]

Gerçi adımdır Sinan Ümmî aceb dîvâneyem
Girmişem meydân-ı aşka baş açık merdâneyem
Aşk elinden câmı nûş itdüm bugün mestâneyem
Hayr u şerden kaçduğumdan sâkin-i meyhâneyem
Geçmezem dildârın aşkından cana olsun veda…

“… Arap ve Anadolu şehirlerinde çok şeyhlerin sohbetine eriştim. Akıbet, şeyhim, göz bebeğim, kalbimin devası Şeyh Ümmî Sinan Elmalı’nın hizmetine ulaştım. Kalbimin şifasını onun hizmeti şerefinde buldum. Mübarek nefesi kimyasıyla, bana Hz. Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî’nin rü’yada işaret ettiği her şey hâsıl oldu. Allah’a hamdolsun, Allah’ın lutfuyla telvîn gitti, temkîn hâsıl oldu…”

Böyle buyuruyordu, büyütüp aleme saldığı kalbinin meyvesi Hazreti Niyazi-i Mısrî (ks)… Adını ilkin kitaplardan okuduk Sinân-ı Ümmî’nin… Yaşadığı nurlu toprakların, nefes alıp verdiğimiz şehirde olduğunu öğrenince önce gece gibi karanlık cehlimizden, bîvefâ halimizden utandık, sabahında düştük yollarına… Elmalı’nın canlarından sızanlara hasret düştük yollarına… Tam da aşığının:
Bahrine aşkın dalmaya geldim
Şemine yârin yanmaya geldim
“Men aref” dersin okumak için
Mürşid-i kâmil bağına geldim 

buyurduğu yerden “Damla kendini tamamlayınca damlarmış” ya hani, işte biz de katremizi ummana salıp  daldık bahrine aşkın…

Yorulup iz yanıldığımız, bu ilde pek bir garip kaldığımız hissiyatı ile dostu görmek niyyetine düştük yollara.. Karlı dağlar aştık, derin ırmaklar geçtik.

Dost illerinden menzili key âli göründü,
Derd-i dile dermân olan Elmalı göründü.
Tûtilere sükker bağının zevki erişti,
Bülbüllere cânân gülünün dâli göründü
Mecnun gibi sahraları ağlayı gezerken
Leyla dağının lalesinin âli göründü
Bizim oralarda “Anadolu halkı yüzbin evliya torunudur…” derler ya el-hak öyledir. Torosların eteğinde Elmalı Dağı yamaçlarında hem şehrin içme suyuna hem şerab-ı aşka menba-i ihsan olmuş Pınarbaşı’nda bekleyen Hazretin huzurundayız şimdi… Gül bahçesinde bir gülün gölgesinde, içinde bin diken besleyen yüzümüz karasıyla huzurundayız.

Türbe-i saadetine altın varakla nakşedilmiş adını okuyunca “Ümmi” oltasına takılıveriyor insan. Okuma yazma bilmediğinden değil ilim için okuma yazma vesilesine, aracına ihtiyacı olmadığından “ümmî”… Ümmî dediysek anadan doğma âlim yani. Allah’dan bilen Habibi Kibriya Nebiyyü’l-Ümmî Muhammed Mustafa aleyhi ekmelittehaya Efendimizin lakabı olduğuna izafeten ve tevazusundan dolayı kabul edilmiş bir rütbe-i âla… Altın Silsilesi Şeyh Eroğlu Nuri (ks) ve Şeyh Abdulvehhâb Ümmi vasıtasıyla Hazreti Pir Yiğitbaşı Veli Ahmed Şemseddin Marmaravî’ye ulaşıyor. Hem efendim Yiğitbaşî’ye müntesib olanların cümlesi ümmîlerdir. Bir mübarek vesile ile gölgesinde sabahladığımız Hazretimin türbe-i şeriflerine nakşedilmiş nutku şerifiyle uyandırdılar çerâğı;

Beri gel nefsini bilmek dilersen
Nedir göstereyim haller içinde
Aşık olan kişi aşkın tadını
Bulamaz sükker û baller içinde
İnsan kendi içine baktığını kendini görebilir mi? Nasıl bilir nefsin hilesini diye düşünürken. Ak sakalı pir hoca araladı kapıyı yavaşça… Uzaklardan gelmişsin belli dedi, sırtını sıvazladı fakirin. Madem anlamadın dinle o halde diye başladı söze:  ”… Hz. Niyazi Mısri Elmalı’da tam dokuz sene kalmış evladım… Geçen zaman içinde Ümmî Sinan Hazretleri, Mısrî’yi tarikat adabı gereği seyr ü sülûka devam ettirdikleri gibi O’nu dergah-ı şerifin imametiyle ve şeyhzadelere ilim öğretmek gibi bir takım hizmetlere de tayin etmişti. Bir müddet sonra da (bu gibi meşguliyetler sülûk için gerekli olan erbain, riyazet ve zikr-i daimiye mâni olabileceği için) mürşid-i azizi tarafından dergahın taşradaki değirmenine hizmete gönderilir. Mısrî burada dergahın günlük ihtiyacı olan buğdayı her gün götürüp öğütür ve ununu geri getirir. Tamamen zikr ve riyazat içindedir. Aradan biraz zaman geçer… Mısrî kendi kendine: “Şeyhim beni hiç kimsenin olmadığı boş bir yere gönderdi. Kendisinden ayrı düştüm. Taşrada böyle başıboş hayvanlar gibi yaşıyorum. Bu hal feyz almama engel olacak. Halbuki müridin yegane teselli kaynağı mürşidin cemalidir. Hatta mürşidin yanında olmak, sülûkun yarısıdır. Ondan uzakta ya benim halim nice olur…” gibi düşüncelerle şüpheye düşer. Gerçi gönlüne gelen bu vesveseyi rabıta, kelime-i tevhid ve istiğfarla gidermeye çalışır fakat şekk-i muhabbetten bir türlü kurtulamaz. Tam bunları düşündüğü esnada yolda yapayalnız giderken ortaya bir ayı çıkıp Mısrî’ye hücum eder. Ayıyı kendisinden ulaştırmak için ne kadar mücadele ettiyse de başarılı olamaz. Nihayet mürşidin ruhaniyetine sığınıp: “Himmet ya Hazret-i Pîr” diye niyaza durur. O vakit, Ümmî Sinân hazretleri tecelli edip Allah’ın inayetiyle, dervişini hayvanın pençesinden kurtarıverir. Hazret-i Şeyh buyururlar ki: “Bu hayvan senin yabancın değildir hem hatırandan zuhur etmiştir. Bu yaşadığın hal de senin irşad olman içindir. Korkma! Sen “himmet-i pir var mı yok mu” diye düşünüyordun, gördüğün gibi himmet varmış. İşte gönlündeki vesvesenin manevi sureti de böyle yabani bir mahluktur.”

Demek için dışa zuhuratı bu olsa gerek. Dıştan içe yansıyan hayaller ve düşünceler, içten dışa çıkan olaylar birinden diğerine, iç içe sürekli oluşumlara sebep olurlarmış. Nefsin behimî, hayvani sıfatlarının tecellileri bazen alem-i cemalde rüya halinde, bazılarına da gözü açıkken olduğu gibi gösterilirmiş meğer… Şimdi âgah olduk, eyvallah diye eline yapışmak için uzandığımızda bir de ne görelim: Ne el var ne de sahibi…

Gözlerimizi ovuşturduğumuzda güneş çoktan etrafa yayılmış, işrak ilhamlarının ardından dilimizde amin bekleyen lâtif bir mırıltı kalmıştı:

Ey cümle halkıñ maksûdu
Al göñlümü senden yaña
Ey külli şey’iñ mevcûdu
Al göñlümü senden yaña

Budur yüreğim yâresi
Gitmedi yüzüm karası
Ey bî-çâreler çâresi
Al göñlümü senden yaña

Nefs elinden âvâreyim
Hırs elinden bî-çâreyim
Gayrı kime yalvarayım
Al göñlümü senden yaña

Kurtar nefsiñ belâsından
Cân bu lutfu bula senden
N’ola ihsân ola senden
Al göñlümü senden yaña

Elim saña irmekliğe
Gözüm seni görmekliğe
Kapuña yüz sürmekliğe
Al göñlümü senden yaña

Nefsiñ meyine kanmasın
Firkât odına yanmasın
Mâsivâya aldanmasın
Al göñlümü senden yaña

Dâ’im sen ol dilde sözüm
Seni fikreylesin özüm
Gayrıya bakmasın gözüm
Al göñlümi senden yaña

Mustafâ’nıñ minnetine
Murtazâ’nıñ himmetine
Şol birliğiñ hürmetine
Al göñlümü senden yaña

Gözlerimi giryân eyle
Hem ciğerim biryân eyle
Esrârıña hayrân eyle
Al göñlümü senden yaña

Evliyâlar hürmetine
Enbiyâlar izzetine
Mukarrebler kurbetine
Al göñlümü senden yaña

Aşkıña yoldaş olmağa
Derdiñe dildaş olmağa
Sırrıña hâldaş olmağa
Al göñlümü senden yaña

Ey keremler kânı hâce
Sensin yücelerden yüce
Ayrılmasın bir zerrece
Al göñlümü senden yaña

Ümmî Sinân der Yaradan
Kaldır perdeyi aradan
Kurtar beni bu yaradan
Al göñlümü senden yaña 

Bu seferden sonra her sabah ateşîn bir aah ile yenilediğimiz virdimiz budur efendim… Bilmem ki daha ne söyleyelim erenlerim… Mevlam bizlere Ümmi Sinan gibi Hak Dostlarının sırlarına aşina olmak için aşk versin, hem yolda sabit kadem olmaklığımız için sabr u azimet nasib eylesin…

Ümmi Sinan ve ahfadı Efendilerimiz destgîr-i münirimiz ola. Sadât-ı kiram Efendilerimizin safa nazarları ferahyâb ve feyzyâb eyleye canları… Hazretimin himmet-i âlilerinin üzerlerimize sâyeban olmaklığı, ruh-u tayyibelerinin bu niyazdan haberdâr olmaklığı için, bilhassa Allah rızası için El-Fatiha

Bi ismi zâtike, Ya Allah huu

Korumalı: Gül-i Rana

Yazı parola korumalı. Yazıyı görmek için parolanızı girin:


Son darbe-i kalbim

Ah ömrüm…

“Ve kim bir şeyi severse bıkıp usanmadan onu çokça anmaya başlar.” 

Hâk-i pâyın olduğum gördü dedi kâfir rakîb
Taş ile başını döğüp “yâ leyteni küntü türâb”

[Ey sevgili senin ayağının toprağı olduğumu gören kafir rakip bağrını döverek "keşke ben de toprak olsaydım" der]


Ömrüm seni sevmekle nihâyet bulacaktır,
Yalnız senin aşkın ile ruhum solacaktır.
Son darbe-i kalbim yine ismin olacaktır,
Yalnız senin aşkın ile ruhum solacaktır. 

Bir gün ben ölmüş olsam da, beni mezara koysalar, bu haldeyken sevgiliden bir haber gelse, hemen kefenimi yırtar, mezarımdan çıkarım. Diri de, ölü de ondan bir şey elde edince neler yapmaz? Dağ bile onu görse yerinden sıçrar kalkar da yakınına gelir. Sana, Hakk’ın nîmetlerinden ne gelirse ye, iç, bir tarafta dursun deme! Akıp giden bir ırmaktan su içtikçe arkası gelir. Hakk’ın yaratma gücüne, güzel sanatına bak, gönüllere gelen ilhamı seyret! Baştan başa bir basiret, bir görüş nuru ol! Çünkü bütün zevkler, bakış ve görüşten gelir. Ömrüm geldi, geçti de sevgiliye kavuşamadım diye ümitsizliğe kapılma, o vakitli, vakitsiz, ansızın gelebilir… Bekle, gözetle, sabret! O bu göze gelince, bu göz deniz halini alır. Denize bakınca da denizin bütün suyu inci olur. O inci, aslını, kendi inciliğini bilmeyen ölü inci gibi değildir. O daima söyler, daima arar, daima diridir. Senin aslın nedir? Sen nasıl bir madensin? Sen nasıl bir cansın? Bunu ne bileceksin? Senin insanî hünerini, marifetini ancak Allah bilir, Allah… Fazla konuşma, dudaklarını kapa da dilsiz dudaksız söz söylemeyi huy edin! Çünkü dünya geçip gidince, ne diş kalır, ne dudak kalır, ne de dil! [Hz. Pir Mevlana]

Eski Gönderiler »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 3.012 other followers