Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

9. Mektup

9. MEKTUP

Ankâzâde Halîl Efendi Köstendilî’nin dervişi Tûti İhsan Efendi’ye yazmış olduğu mürşîdâne mektupların dokuzuncusudur.

1mursidinmektuplari

Beşeriyyeti zulmetten nûra çıkaran “mü’min” ismini vererek, “kerremna” tâcı giydirerek “Ahsen-i takvîm” üzere yaratan ve onu “esfel-i sâfilîn”e düşmekten inayeti ile muhafaza eden Celâl, Cemâl ve Kemal sahibi Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâ olsun.

Hem beşeriyyetin efendisi hem de efendilerin efendisi, yeryüzüne ve bütün âlemlere Rahmet, Şâhid, Beşîr ve Nezîr olarak gönderilen Resûlullah, Habibullah, Şefiullah Efendimiz’e en güzel salat ü selamlar tarafımızdan arz olunsun. Bu salat ü selâmın bereketiyle, sizlere ve bizlere nur-i hidayet ve nazar-ı muhabbet ihsan olunsun.

Gözümün nuru, gönlümdeki güzelliklerin muhatabı, nedimim, pek kıymetli evlâdım
, İhsan Efendi oğlum, Cenâb-ı Hudâ’nın selâmı, rahmeti, bereketi sizin ve ailenizin üzerine olsun.
Yazmış olduğunuz satırlar, sıhhat ve afiyetinizden haber veren cümleler bizleri mesrur eyliyor. Hele, şeyhinizin en son ziyaretindeki konuşmasını dinlediğinizde “Bir an karşımda sanki siz vardınız.” şeklindeki ifadeniz fakiri tebessüme sevk etti. Hayır dualarla sizi epeyce yâd eyledim.

İnşallahu’r-Rahmân hep güzelliklerle anılır ve daima Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu işlerle meşgul olur, hâdim olursunuz. Âşık Yunus’un dediği gibi: “Hepisinden eyice; bir gönüle girmektir!” Bir kimse Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı olmuş hatta O Zü’l-celâl-i ve’l ikram’a kalbi âyine olmuş kişinin gönlünde yer tutarsa Hakk Teâlâ meleklerine “Şu sevdiğim kulun kalbindeki şahsa ikramda bulunun, maddi ve mânevi müşküllerini halledip hizmette bulunun.” diye emr ü ferman buyururnuş. Yani sizin anlayacağınız oğlum, Allah-u Teâlâ’ya yakın olan kullar da gidilip himmet istenildiğinde veyahut dua niyaz edildiğinde, oturup öyle uzun uzun saatlerce duada bulunmazlar. O müracaatı sadırlarında bir şekilde muhafaza ederler. Ve eşref saati geldiğinde, Hakk Teâlâ ile mukârebeleri ve rabıta-ı kemalleri esnasında zaten Cenâb-ı Hakk sadr-ı velisinde bulunan bu müracaatı dile gelmeden kabul eder. İşte Âşık Yunus hem böyle bir kalp sahibinin gönlüne girmeyi hem de böyle gönül sahiplerinin safına dahil olmayı pek güzel ifade eylemiştir.

Rabbin ihsanına mazhar, İhsan Efendi oğlum! Nefs-i mülhime’den sana birazcık bahsetmiştik. Lakin mektubundan anladım ki biraz daha izah lâzım. Bu satırları okuyunca sakın anlayamadınız diye üzülmeyiniz zirâ izahatımızın sebebi nefs-i mülhime sıfatlarına daha fazla âşinalık içindir. Cenab-ı Hudâ idrakinizi ziyadeleştirsin. Hemen bir daha arz etmek gerekir ki, Evliyaullah Hazerâtının tâlim ettikleri yedi nefs derecesine Kur’an-ı Mecid’den âyetler işaret etmektedir. Sûre-i Yûsuf’ta geçen âyet Nefs-i Emmâre’ye, Sûre-i Kıyâme’de geçen âyet Nefs-i Levvâme’ye, Sûre-i Şems’de geçen âyet Nefs-i Mülhime’ye, Sûre-i Fecr’de geçen âyetler sırasıyla Nefs-i Mutmainne’ye, Radıyye’ye ve Mardıyye’ye işaret eylemektedir. Üzerinde düşünüle… Nefs-i Mülhime’ye gelince:

Kur’an-ı Kerîm’i Cenâb-ı Hakk’ın inayeti ile sadece kulaklarıyla duyup, gözleri ile görüp, dilleriyle okumakla kalmayan, gönülleriyle de âyetlerin hikmet ve esrarına yakiyn olan âlimler mânâları türlü türlü güzelliklerle bizlere aktarmışlardır ki Mülhime’ye işaret eden âyette de pek çok esrar-ı ilâhi vardır. Dikkat edilirse bu âyet-i kerimede Cenab-ı Hakk kelâmda “fe elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ” (sonra ona fücurunu -sınır tanımaz günah ve kötülüğünü- ve ondan sakınmayı ilham edene -andolsun- ki… Şems suresi,  8. ayet) buyurarak “fısk ü fücur” u evvele, “takvâ”yı sonraya almıştır.

Seyr u süluka giren dervişânın ekserisinin bu makamda ayakları kaymıştır. Şeytanın vesvesesini, nefsin fısk ü fücura davetini ilhâmat-ı Rabbanî zanneden birçok kimse öyle bir düşmüşlerdir ki, seyr u sülüktan önceki hallerini bile mumla arar vaziyettedirler. Allah Teâlâ Furkân-ı Mübîn’inde “Kur’ân’ı okumak istediğinizde şeytandan bana sığının!” buyurmuştur. Şimdi anlaşılmıştır ki; hem ayat-ı ilmiyye olan Kur’ân-ı Kerim’i okurken hem de ayat-ı kevniyye olan alemleri ve bu âyetlerin en büyüğü olan insanı okurken, şeytandan Allah’a sığınmak icap eder. Bu âyet aynı zamanda, Mülhime makamında olan kişinin “Allah’tan başka sevilecek ve meyledilecek nesne yoktur.” mânâsıyla tevhidi okumak demektir. Zirâ ilhâmatın menşei kalp ve gönüldür. Aşkın menşei de kalp ve gönüldür. Nasıl ki Kelime-i Tevhid’in başında “İlahlar yoktur.” denilip “İlla Allah vardır.” zikrediliyor ise bu âyette de en öce fısk u fücur zikredilip ancak bunlardan geçenlere Takvâ beyan edileceğine işaret vardır. Takvâ ne demektir? Sevdiğinden çekinmek demektir. Mahbubundan utanmak demektir. İşte bu Mülhime makamında kulun kalbinde Allah aşkı tulû ederse artık buradan “Mutmainne” ye geçmek Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile mümkündür. Kelime-i Tevhid’in Kitâbullah’taki bir başka ismi de “Kelimetü’t Takvâ” (Takva Kelimesi) dır. Üzerinde ârifâne tefekkür edilsin.

Hz. Mevlânâ Celâleddin Rûmi: “Gâfiller Allah’ı dünya semalarında arar, âşıklar ise kalp semalarında Hakk’ın Cemâlini müşahade ile meşguldürler.” buyurur. Bu makamda derviş o kadar müteyakkız, o kadar dikkatlidir ki başını öne eğer de ne kalbine doğru tam bakabilir ne de başını kaldırıp sağa sola anzar eder. Dışarıya nazar edemez, kalbindekinin ondan yüz çevirmesinden korkar. Kalbine de tam teveccüh edemez, zirâ kendinde, gönlündeki Sultan’a bakacak yüz olmadığını tefekkür eder mahcubiyetle boyuncuğunu büker bekler. İşte bu âyetteki (takva) kelimesi bu haleti de içine alır.

Ayân oldu ki ilhâmâta mazhar olan derviş bu takva üzerine adımlarını atmazsa Makam-ı Mutmainne’ye erişmek şöyle dursun; nefsinin ve şeytanın tatminiyle meşgul olup ayağı kayıp gider. Temkinli olmak ve söz dinlemek bu nev’i hallerden kişiyi muhafaza eder. Şeyhiniz size her hafta 70.000 Kelime-i Tevhid zikrini vermekle ve evradınızı sabah akşam okumaya sizi me’mur etmekle Allahu a’lem sizdeki sıyâneti (muhafazayı) ve Mülhime askerlerinin artmasını böylece muzafferiyeti temin eylemiştir. Bu söze icabet ederek zikirle meşgul olmanız sâir kimsenin zikir ile meşgul olmasına beklemez. Çünkü Kelime-i Tevhid sözünün bereketi, söz dinlemenin berekâtıyla birleşir, tesiri daha da artar.

Muhabbetli oğlum, Şeyh Efendi Hazretleri’nin “Etrafınızdakilere Allah ve Resûl muhabbetini neşredebilir ve sohbet edebilirsiniz.” diye izin verdiğini yazıyorsunuz. Evlâdım, rabıtanı tam eyle. İnsanların şerrinden, bulunduğun mekânın şerrinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak, senin şerrinden de etrafının muhafaza olmasını niyaz ederek sözünü dinleyebileceğini ümid ettiğin kimselerle sohbette bulun! Ma’lum, şu anda Balkanların durumu fevkalâde bozulmuştur. İnsanlar fırkalara ayrılmış böylece hem dinsizlerin hem de kendilerini dine mensupmuş gibi gösteren dinsizlerin ve Hıristiyanların oyunlarına daha kolay düşmeye başlamışlardır. Hatta üzülerek duyuyoruz ki, bazı devlet görevlileri de zulmederek halkı bezdirmişlerdir. Şeyhin sana bu ahval içerisinde yapman gerekeni söylemiştir. Eskiden olsaydı, kişi bu esmâda iken seyr u sülukunda bu merhalede iken böyle vazifeler verilmezdi! Şimdi ise durum farklı. İslâm aleminin vücudu kan kaybetmekte… Bir insan oluk oluk kan kaybederken ehil bir tabib gelsin yarasını sarsın diye beklemez! Durumunu gören kişi hemen eline temiz bir çaput alıp yarayı sarar veya başka bir şekilde duruma mâni olur. Maalesef şu anki ahvalimiz böyledir.

Umuma açık olan yerlerde insanlarla sohbette bulun. Lâkin çok mahrem meseleleri açma. Zirâ insanlardan gizli yerlerde meclis kurarsanız halk size daha çok tecessüs eder yaptığınız iyi işlerinizi dahi kötülük zannedebilir. Halkın arasına karışırsanız, dikkat çekmemek için daha iyidir.

Ayrıca hüsn-i zan ettiğiniz, emniyetine güvendiğiniz kardeşlerinizden bazılarının evini sohbet mahalli edininiz. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk zulmün arttığı firavun devrinde, Mûsa ve Harûn Aleyhimesselam’a tebliğin ve sohbetin yapılabileceği evler edinilmesini emretmiştir. Zirâ cemiyetin nüvesi ev ve ailedir. Din hayattan gayri değildir. Hayatın kendisidir. İnsanların ekserisi dini, mescid ve zaviyelerde ibadetle sınırlı görmektedir. Din, insan hayatının hem evvelini hem hâlini hem de âhirini tamamen içine alır. Evlerde yapılacak sohbetler bu düşünce tarzına da vesile olacak, ayrıca muhabbetinizi arttıracaktır. Unutmayınız ki Cenâb-ı Peygamber de bir müddet “Erkâm’ın Evi”nde irşadına devam eylemişlerdir. Bâr (yük) olmadan, yâr olarak siz de bu nev’i hizmete riayet eyleyin.

Mânâ’da (yani rüyada) çok görmek istediğin bazı zevatı görememen meselesine gelince, evladım! Bazen insan çok muhabbetinden dolayı da sevdiklerini rüyada göremeyebilir. Vazifelerini huşû ve huzurla ifâ eyle. Gerisini tabiî seyrine bırakıver, sükûnet üzere ol. Sakin ol ki, tecellileri fark edesin.

Evlâdım, iki cihanda azîz olasın. Azizlerle bukunasın. Zamanın ve mekânın izzeti senin aziz ahlâkına daima yoldaş olsun. Cenâb-ı Hakk seni nefsine, her türlü maddi ve menevi düşmanına karşı da aziz eyleyip zelil ve süfli ahvalden ve ahlaktan muhafaza eylesin. Dualarımız ve niyazlarımız her ne kadar zelil olsak da Aziz ve Muizz olan Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu ve dergâh-ı izzetinde kabul buyurduğu dualardan kılınsın.

Es-selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu

10. sayıda görüşmek üzere …

Bize ne lazım?

Aşk yolunun kutlu yolcusuna,
Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarımın içine, gir cennetime! [Fecr, 27-30]

Aşkın yolcu!
Aşık mısın? Sevgiliyi taklid ederek aşkını kuvvetlendir. Ta ki senin kemendin Allah’ın rızasını avlasın da kurtul!

Ey gönül bir derde düş kim anda derman gizlidir
Gel eriş bir katreye kim anda umman gizlidir
terk edip canı cihanı gey feragat cübbesin
bu feragat cübbesinde sırr-ı sultan gizlidir

218-gul

Hz. Pir Mevlana “Arifler yol alırlar cahiller yolun başında beklerle ta ki birisi gelsinde kendisini götürsün” buyuruyor ya bundan sonraki satırlar, yolun başında seyre dalmış hasta bir adamın ariflerin izlerine dair sayıklamalarından ibarettir.

“Bu hasta adam nasıl oluyor da kendi derdiyle uğraşmıyor? Bu murdar adam, kendi canının derdine niye düşmüyor? Bizzat kendi içindeki ölmüş canını bırakmış da Dışarıdaki ölüyü diriltmeye kafayı takmış!..” [Mesnevi, II. 150-151150-1]


Hastalıktan iz bırakmayacak, misilsiz bir şifa umanlar 218.mestmp3 olan nutk-u şeriften yudumlasınlar, iyi gelcektir, hayra vesile olacaktır…

Huzura varmak için bende takat yok deme
Büyüklerle iş görmek zor değildir gam yeme

Hitabından cesaret bulup çıktık yola Aziz Dedem, ser-levha olan ayet-i kerime ve emsallerini nasıl okumalıyız?

Bir de Sure-i Beyyine’nin 8. Ayeti var: “Allâh onlardan râzıdır, onlar da Allâh’dan râzıdır.”

Birinci kısmın ne anlattığı aşikar: İnananlar Hak Teala’nın iradesi doğrultusunda iman ve amel etmiş, böylece O’nun rızasına nâil olmuşlardır. Peki ya devamını nasıl anlamalı? Kulun Allah-u Telala’dan razı olması ne demektir? Nasıl mümkün olur?

Aslında dahası da var. Habibi Kibriya Efendimiz’in (sav) ezandan sonra okunması tavsiye buyurduğu bir dua vardır: “Rab olarak Allah’tan, Resûl olarak Muhammed’den (sav), din olarak İslam’dan razı oldum…” Bu duayı günün mutat zamanlarında tekrar eden canlar öncelikle kendisine bir hatırlatmada bulunmuş olur: Ben Rab olarak Allah Teala’dan razı oldum. O’nun beni yarattığı fıtrattan, cinsiyetten, hilkat özelliklerinden, tarih ve coğrafyadan, bana verdiği yetenekten, kainata hakim kıldığı kozmik yasalardan razı oldum. Beni muhatap ve mükellef kıldığı bütün hükümleri gönül hoşnutluğuyla, kemal-i teslimiyet ve rıza ile kabul ettim. Peygamber olarak Hz. Muhamemd’den(sav) razı oldum. Biricik rehberim olarak bana çizdiği yol haritasından, bir “insan” ve “peygamber” olarak her türlü tasarrufunu mübarek ve hidayet kaynağı, kendisini de canımdan aziz bildim. Hak Teala’nın bana çizdiği sınırlardan ibaret olan, beni izzet sahibi ve zilletten beri kılan İslam’ı din olarak kabul ettim. Bu dinin emir ve yasaklarına yüksünmeden, şikayet etmeden, sızlanmadan tam bir teslimiyetle boyun eğdim.

“…Zaten bizim yolumuz kullara Allah’ı tanıtıp Allah’ı sevdirmek, onların gönlünde Allah sevgisi, Allah aşkı, muhabbetullah meydana getirmek; bir taraftan da Allah’a kulları sevdirmek, yâni kulları Allah indinde razı olunan kullar haline getirmek yoludur. insanın içinde, kalbinde Allah’a doğru bir sevgi, bir şevk, bir aşk uyandırma, bir istek uyandırmaktır maksadımız… O isteği uyandırdın mı, canlar kendiliğinden o tarafa doğru koşacaktır.” [Pir-i Sâni Eşrefoğlu Rumi (ks)]

Hülasa “Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahut diken” kıvamına gelmek midir?

Eyvallah lakin biz gül ve diken meselesine takıldık şimdi. Cemalin ve celâlin zuhuru hayatın her safhası ve her alanı için geçerli. Hz. Niyazi’nin buyurduğu gibi: Cemâli zâhir olsa, tiz celâli yakalar ânı / Bu âlemde gül açılsa yanında hâr olur peydâ

Güllerin ve dikenlerin arasında ölüp gideceğiz işte…

Yavaş ol erenler, biz bu aleme ölmeye değil olmaya geldik. ölmekten korkmayın ham kalmaktan korkun, ölmekten korkmayın hangi meyva oldu da dalında kaldı; mutlaka yere düşer..

Peki bizi pişiren nedir? hamlıktan nasıl kurtuluruz?

Eğitim ve terbiye ruhları şekillendirir, ama o şeklin karakter huy haline gelmesi için çile çekmek gerektir. Gam, çile ve ızdırâb, nefsânî temâyülleri zaafa uğratan ve neticede insan rûhunu yücelten en büyük müessirdir. Bu yolda Ruhun gıdası aşkt, canlarınki ise açlıktır.

“Yâ Rab, belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni, Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni!

Beden bizim ruhumuzu geliştirmek, olgunlaştırmak için saksı vazifesindedir, sen çiçeği sulayacak yerde dışındaki saksıyı boyuyorsun
[Hz. Pir Mevlana]

İnsanoğlu dünyaya çiğ olarak doğar, içindeki ateş onu pişirir. İçinde ateş-i aşk yoksa ham ervah adını alır ve ebediyyen çiğ kalır. Yüreği yanmayanın kendine gelmesi, kendini bulması mümkün değildir. Gelip geçici hevesler insana keyifli anlar yaşatsa da asıl çektiği acılar ona kişilik kazandırır. Fâni olana duyulan heves ile baki olana duyulan aşk kerpiç ve tuğla misalindeki gibidir.

Anlatsanız da dinlesek?

Kerpiç de tuğla da aynı çamurdan yapılır, kerpiç güneşte kurutulur,tuğla ateşte pişirilir. Kerpiç ilk suda ıslanır tekrar çamur olur oysa tuğla denizde düşse de karakterini korur. Ebedi olmak istiyorsan geçici heveslerden geç ebedi olanı sev.

Ey aşk sen bize havadan da sudan da çok lazımsın..

Hep birlikte duaya duralım da Vedud olan Allah’tan aşk dileyelim; Allah’ım gönüllerimizi aşkınla doldur, Biz seni sevdiğimiz kadar var sayılırız, ilahi aşkınla var olmak birliğinle bir olmak istiyoruz; nasib eyle, müyesser kıl ne olur..

Yâ Rabbî! Bizleri, günleri ilâhî hikmetlerle dolu, gerçek aşk ehlinden kılıp iki cihânın sırlarına âşinâ eyle! Hâlık’tan ötürü mahlukâta karşı kalblerimizi, merhametin, şefkatin, hamiyyetin menbaı eyle! Günah ve kusurlarımızı, sevap ve güzelliklere tebdîl eyleyiver!

Amin Ya mûin..

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle
Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Bir nefes boyunca

Ey â tâlib,
“Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki: Benim rızam için, benim aşkıma birbirini sevenlere, Benim rızam için oturup sohbet edenlere, Benim rızam için birbirlerini ziyaret edenlere ve birbirlerine harcamada bulunanlara muhabbetim haktır. [İmam Malik, İbn Hıbban]

…ve ey â âşık,
Sevgilinin hasretiyle seherlerinde ah ederek göz yaşı döktüğün geceler miktarınca,
aşkın sana kutlu olsun!..

Hâcemiz aşk-ı ezeldir bize andandır hitâb
Dersimiz ilham-ı Hakk’dır gönlümüz ümmü’l kitâb


Nutk-ı şeriflerinde: “Hocamız ezel aşkıdır, bize hitap ondandır. Dersimiz Hak ilhamıdır. Gönlümüz kitabın anasıdır.” diye ifade buyuran Kütahyalı Hz. Gaybî Sun’ullah Efendi’nin bu güzel sözleriyle sohbetimize başlıyoruz.

Günü ve mektubu sabahın ilk nuruyla uyandırıyoruz; sanki donmuş, uyuşmuş bir hayatın üzerine, ruh üfleniyor ya her sabah ılık ılık… Kim farkında? Ezanlarla başlıyor her sabah uyanış. Bu seslerle doğuyor yeni bir gün. Tevfik Fikret’in dediği gibi: Bütün tabiat o dem / Kıldı secde-i şükran. 

Kâinat ayakta, insan yatakta. Olur mu hiç?  Uyur idik uyardılar ölü idik diriye saydılar La fahre … Bir Hüseyni beste çıktı Şah Hatayi nefesinden 217.mestmp3 diye göründü, can dostların payine sunuldu; şifa olsun…

Madem uyardılar önce duraklayıp derin bir nefes alalım da bu nefes boyunca kendimizi dinleyelim; duraklayıp nefes almak birlikte yol aldıklarından bir süreliğine olsun ayrılmaktır; tamamen ayrılmamak için bir süreliğine ayrılmaktır.

Ayrılmak yolda yalnız kalmak demek… yalnızlığın o muhteşem sessizliğine gömülüp o sukunet içinde hayatı, yapıp ettiklerini düşünmek, gözden geçirmek dünya yolunun yolcularına verilen en büyük nimet olsa gerek…

Çünkü yalnız kalamazsan kendine dönemezsin, sürekli etrafı seyretmekten yorulmuş gözlerini kendine, bizzat özüne çeviremezsin. Kalabalıklar arasında yavaş yavaş erir gidersin. Bir kez bile kendinle sohbet etmeye, kendinle başbaşa kalmaya zaman bulamadan “yolculuğun sona erdiğini sana söyleyecek olanlar” gelir ve bu sefer ebedi istirahata çekilirsin. Bu bakımdan yalnızlık büyük bir lütf-ı ilahidir. İnsanların bunca hay-huy içinde çırpınıp durmaları da en nihayet biraz olsun yalnız kalabilmek, kendilerine vakit ayırabilmek için değil midir? Yoldaki canlar ise henüz imkan varken, kendilerini gam ve telaştan uzak tutarlar; yalnız kalabilmek için hay-huya gömülmek yerine kendilerini o hay-huyun taleplerinden uzak tutarak, daha mütevazı bir hayatı seçerek daha yolun başındayken yalnızlık lütfuna gark olurlar.

Durup nefes almak, kendiyle yalnız kalmak her zaman o kadar kolay değildir hani; hayatın dizginleri zaman zaman insanın elinden çıkar, durmak istersin duramazsın, kenara çekilmek istersin ama yapamazsın… Bizzat insanın kendine muktedir olamadığı anlardan bir andır bu da… İşte o an Cenab-ı Hakk’ın yardımı gelir ve seni usulce kenara çeker, “Biraz nefeslen, kendine gel” demek ister… Artık bir türlü frene basmak, durmak, dinlenmek, hayatını gözden geçirmek iktidarını kaybettiğinden Kadir-i Mutlak’ın iktidarından yardım alır kişi, eğer o da nasibi varsa…

Cümle ihvana böylesi bir halvet ile kendine geliş nasib ola amma unutmamalıki Hakk’a varan yolda kurda kuşa yem olmamak, türlü eziyet ve belâlara mâruz kalmamak için yol arkadaşlarına da ihtiyaç vardır: Sen de ey can dünyaya döndüğünde Hazreti Pir’in bu hitabını unutma:

“Yol, nasıl yoldur? Gidenlerin ayak izleriyle dopdolu bir yol… Dost nasıl dosttur? Akıl ve tedbir merdiveniyle seni yücelten dost. Diyelim ki ihtiyatlısın da seni kurt kapmadı. İyi ama, topluluk olmadıkça o neşeyi bulamazsın ki! Yalnız olarak bir yolda neşeli neşeli giden kişinin neşesi, dostlarla, yoldaşlarla giderse, birken yüz olur. Eşek bile emsâliyle gezip dolaşsa, bir canlılık ve sevinç elde eder. Kervandan ayrılıp, yalnız başına yol almaya kalkışan eşeğe o yol, yüz kere daha uzar, o derece yorulur. O çölü yalnız olarak aşıncaya kadar kaç sopa fazla yer, kaç kere fazla nodullanır. O eşek sana der ki: “Eşek değilsen, yola böyle yalnız düşme!” Sen de bu öğüdü iyi dinle! Yolu gözeterek tenhaca ve güzel güzel giden, şüphe yok ki dostlarla daha güzel gider.” [Mesnevi VI/43-44; Nahîfî Terc VI/118-119]

“Sus (kâfi), zira şiir senin etrafına perde çekmeye başladı.”

Ya ilahi! Gönüllerimiz, hayâllerin, vesveselerin ayakları altında kalmış, çiğnenip dümdüz olmuş, katılaşmış; başarı yağmurlarıyla, ibâdetler Hızır’ıyla beze de kızarmış, kızgın bir hâle gelmiş tabiat sacımızı, taş yüreklilerin delmesinden koru. Ölüm çağında, can kuşumuzun, beden kafesinden çıkacağı zaman, ona yemyeşil kutluluk ağacının dallarını göster de onları dilesin, istesin; o dilekle, o istekle bir hoşça kanat çırpsın, ürkmeden, sevinçle kafesten uçup gitsin. [Hz. Pir Mevlana]

Ya ilahi! Tevhid etmenin yaşantısıyla, zevk u safasıyla büyük, sonsuz lütuf ve kereminin karşısında aşkla zevkle kemâl-i edeple eğilir, kulluğumuzu ispat için, kullukta sultanlığı yaşamak için, râbıtamızın telkin ettiği zevk u safayla Allah deriz, Hak deriz, Hû deriz.

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu

Vakt-i şerif, Aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola, aşk ola, aşk ile dola,
Aşkullah, Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola
Şefaat û nebi cümlemize nasib ola efendim

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim 

Eski Gönderiler »